Bir Önerim VarBİR TAVSİYEM VAREğitim Ve GelişimEĞİTİM VE GELİŞİMFelsefe Ve PsikolojiHERŞEYE DAİRİnsan KaynaklarıKişisel GelişimKİTAPLIKKonuşulmayan KalmasınKütüphane

Bu Dizilerin Anlattığı Bir şeyler Var !!!

Herkese Merhaba;


Bugün sizlere hem netflix hem de farklı platformlarda izleyebileceğiniz iki dizi diziden bahsetmek istiyorum. Ancak dizilerden bahsedecek olmamın sizi yanıltmasını istemem , bu dizileri sizinle paylaşıyor olmamın asıl amacı onların çok kaliteli diziler olması ya da sıkılmadan izleyebileceğiniz diziler olması değil. (Yine de ikisinin de bol ödüllü diziler olduğunu belirtelim).


Bu dizileri sizinle paylaşmak istedim çünkü birincisi; bu dizileri izlerken içimden “gerçekten anlattıkları birşeyler var” diye düşünmüş olmam (kendi tabirimce işte bu dizinin bir önermesi var dediğim), ikincisi ise küçük bir mola vermek isterken günlük hayatın yorgunluğu üzerine başka bir drama daha eklemeyip keyifli ve sizi birazcık sorgulamaya itebilecek diziler olmalarıdır.


Bahsetmek istediğim İlk dizi;


THE GOOD PLACE


Bu diziyi özellikle sevmemin sebebi itiraf edeyim birazcık kendimden pay bulmuş olmam olabilir. Felsefe okumuş çoğu kişinin de aynı şeyi hissedeceğini düşünüyorum.


Neden mi?


Bilirsiniz ki günlük hayatta “İYİ” kelimesini çok rahat kullanırız. “Yaptığın bu davranış hiç iyi değil , sen iyi bir insan değilsin, her zaman iyi olana yönelmelisin” benzeri cümleleri belki her gün kullanıyoruz.
Ama felsefe okumuş birinin “İYİ” kelimesi kullanıldığında önce tüyleri diken diken olur sonra bir üşüme gelir… Şaka, tabiki bu kadar değil ama kısmen öyle. Bunun durum; onların öğrenim hayatları boyunca bu ve benzeri kavramları sorgulamış olmalarından, sınavda böyle bir soru çıktığında 6 sayfadan aşağı açıklama yapamamalarından, öğrenim süreçleri bittikten sonra bile bu sorgulamalarının bitmemesinden ama asıl çoğunluğun aslında hiç umrunda olmadığını anladıklarındaki yaşadıkları gerçeklik şokundan kaynaklanır. Üstelik artık geri dönüş olmadığı ve bu bilinçle devam ettikleri için bu kız da ya da oğlan da bir gariplik var hissiyatıyla bir takım uyum sıkıntıları yaşıyor olmalarından da kaynaklanabilir.


Eskaza bu kişilerden birine İyi nedir? diye sorduğunuz da beyninden peş peşe şu sorular geçer “ Kime göre neye göre ? Epistemelojik olarak mı ? ontolojik olarak mı ? şimdi onu bir idea olarak düşünürsek …………………. sonuç iki taraf içinde “HATA VERDİ YAZISI”. Biri anlamadığı diğeri de anlatamadığı için…


İşte bu diziyi sevme sebebim tam da bu sebeptendir; İyi Nedir’i onun göreceliliğini, o kadar güzel ve basit bir mizahla anlatmış ki size hem işte tam olarak anlatmak istediğim budur dedirtiyor hem de daha önce üzerinde hiç düşünüm yapmadıysanız temel felsefik önermeleri basit ve komik bir dil ile sorgulamanıza vesile oluyor..
Öyle ki, şöyle bir örnek vereceğim bilenlere çok tanıdık gelecektir;


Bir tren var bozuldu hızını kesemiyoruz ve o treni kullanan sizsiniz? Sadece 2 rotadan birine döndürme şansınız var . Birinci rotada tek bir kişi var o yolu seçerseniz bir kişi ölecek. İkinci rotada ise 5 kişilik bir aile var bu yolu seçerseniz beş kişi ölecek. Hangi yolu seçerseniz? Tam siz ilk bakışta tabiki ilk seçenek seçilir en azından bir kişi ölmüş olur diyeceğiniz noktada ortaya bir veri daha eklenir; O bir kişi sizin babanız ya da annenizdir… hadi bakalım etik sıkıntılar…


Dizinin anlattığını çok daha farklı önermeler var tabiki ama bu dizi aslında yukarıdaki örnekteki gibi ifade edilmeye çalışılan felsefeyi de eleştirmektedir. Bazen düşünümün uygulamaya döküldüğünde ne kadar anlamsız kaldığını göstermek istemektedir.
Bugüne kadar bu soruya sadece düşünerek yanıt verdik. Peki ya sizi bu soruyu sorduktan hemen 1 saniye sonra simülasyona soksak ve aniden aksiyon almanız gerekse ne olurdu? Nerde kaldı etik nerde ahlak nerde pragmatizm ?


Dizide aslında kişilere sorgulatılmak istenen kavram “İYİ”gibi kalıplaşmış şekilde ve en önemlisi de anlamıı hep genele uyarak kullandığımız kavramlardır. Bunu nasıl can alıcı şekilde mizaha dönüştürdüklerini anlatabilmem için size kısaca konuyu ve karakterleri özetlemem gerekmektedir. Spoiler vermeden anlatmak gerçekten zormuş ama az çok anlatmaya çalışacağım.


Dizi de dünyada ölüp cennete giden ( o kadar iyi insanlar ki cennete gidiyorlar tabiki!) daha doğrusu cennete gittiğine inanan 5 ana karakterimiz bulunmaktadır.
Chidi Anagonye: Dünyadaki yaşamında kendini ahlak ve etik gibi konulara vermiş, bunun üzerine bir kitap bile yazmış Senegalli karakterimizdir.
Tahani al Jamil : Pakistan doğumludur, çok zengindir ama gönlü o kadar boldur ki her gününü neredeyse yardım organizasyonlarına adamış karakterimizdir.
Jason Mendoza : Yıllar önce sessizlik yemini etmiş bir Budisttir.
Elanor Shellstrop: Dünyadaki hayatında herkesi hor gören ve iyilik yapmamayan, kaba ve yararcı hareketler sergileyen karakterimizdir.
Micheal : Öbür Dünya olarak tarif edilen yerde tanrının elçisi ve cennet’in tasarımcısı olarak kabul edilen kişidir.


Can alıcı noktaya gelirsek, dikkat ederseniz eğer burası cennet ise Elanor ve diğer kişiler nasıl olurda aynı yerde olabilirler? Hayatının her gününü yardıma adamış biri ile sürekli kötülük yapan, kaba biri nasıl aynı yere layık görülmüş olabilir ?


Burası aslında Cennet değil de Cehennemse ? Hayatını sessizlik yemini ile geçirmiş ya da kendini etik ve ahlaka vermiş bir kişi cehennemde olacak kadar kötü ne yapmış olabilir? ( Aklınıza adam öldürmüştür gibi seçenekler gelmesin konu tamamen manevi).

Direk yanıtları vermeden bende dizinin yaptığı gibi uçu açık sorular sorup yanıtı bulmayı size bırakacağım.

Etik ve ahlak konusunda kitap yazabilecek, birilerine birşey öğretebilmek için herşeyi ortaya koyan birisiniz AMA kararsızlığınız…. Çok kararsız biri iseniz bunun sizin dışınızdaki kişiler için nasıl kötü ( iyi olmayan ) sonuçlar doğurabileceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Çok zenginsiniz herkese yardım ediyorsunuz ama bütün bu yardımları sırf sizden daha göz önünde olduğunu düşündüğünüz kardeşinizden popüler olmak için yapıyorsanız, bu yardımların derecesi iyilik skalanızda nereye gelir ?


Bu ve benzeri soruları ve kişiden kişiye değişen yanıtları görmek isterseniz sanırım diziyi izlemeniz gerekecektir ama ben sonrasında çevrenizi de kısaca izlemenizi öneririm bu karakterler aslında her yerde.


Ama ben çok vericiyim, yardım isteyen herkese yardım ediyorum yoksa mutlu olamıyorumcular… Ahlakı benden iyi kim bilir kim uygulayabilirciler, hepsi hayır kuruluşlarının baş temsilcisi olan en yardımsever sosyetiklerimiz…

Hepsi İYİ İNSAN mı? (kime göre neye göre?)


Ya da kararsızlık, bencillikten İYİ’dir’e kim karar verdi ve gerçekte öyle mi ?

İYİ’simi düşünmeye devam…


THE MARVELOUS MRS. MAISEL

Bu dizi aslında hakkında yorum yapmaktan çekindiğim bir dizi çünkü yapacağım yorumlar liseden beri üstüme yapışmış olan bu kız aşırı feminist yorumlarının yine bir teyitçisi olacaktır. (hoş bu yorumu yapanlar feminizmi erkek düşmanlığı zannedecek kadar bilinçsizdi ama olsundu.)


Dizi 1958 yılında, New York’un Yukarı Batı Yakası’nda geçmektedir. Genel olarak harika bir aileye sahip, başlarda sıradan bir ev hanımı olan Miriam ”Midge” Maisel’ın hayatının birden bire nasıl değiştiği anlatılmaktadır.
Dönemi de dikkate alarak düşünürseniz, hayatını tamamiyle kocasına ve onun başarısına (aslında başarısızlık olan başarısına ) adayan bir kadın görüyoruz. Başarısızlık olan başarısı diyorum çünkü Mrs. Maisel’in eşi Joel Maisel yaptığı ofis işi dışında, stand up gösterisi yaparak ünlü olmaya çalışmaktadır. Eşi bu süreçte ona her anlamda destek olmaya çalışmakta hatta stand up metinlerini bile o yazmaktadır. Kendi metinleri ile başarısız olan beğenilmeyen Joel, eşinin düzenlemelerini yaptığı metinlerle gösteri yaptığında beğenilmektedir.


Dizi aslında yine günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız gerçeklerle başlıyor. Eşinin desteği ve kendi başarısızlığı ikilemi arasında bocalayan erkeğin , istemsizce eşinden önce soğumaya başlaması ona kötü davranması ve beklendik şekilde sekreteriyle karısını aldatıp en sonunda ise boşanma davası açması ile devam ediyor.

Klişe mi ? evet klişe ama zaten asıl nokta dizi de bu nokta değil.


Bu dizi de önemli olan ve asıl değinmek istediğim nokta aldatma konusu, kim haklı ? veya kim haksız ? değil, asıl nokta geçmişten günümüze hala taşıdığımız hataların neler olduğu onların terminolojisiyle “ same old mistakes”.


Kısacası benim için bu yazı o kadar yıl sonra “bunlar artık yok” diyebilir misiniz ? yazısıdır.Peki neler bu süregelen eski hatalarımız…


Mrs. Maisel ancak eşi kendisini aldattığında ve ancak yalnız kaldığında aslında yetenekli olanın kendisi olduğunu anlıyor. Anlıyor ama çok uzun zamanda buna inanamıyor. Neden çünkü yıllar boyu kendi ile alakalı hiçbir şey düşünmesine fırsat bulamamış.


Aramızda hala eşini, sevgilini, çocuklarını ön plana koyup kendine dönüp bakmamış güçlü ve başarılı kadınlarımız yok mu ?


Bir kadın düşünün eşi gece uykuya daldıktan sonra bugidi takıyor ve eşi sabah kendini öyle görmesin diye yine ondan erken kalkıp bugidilerini çıkartıyor, makyajını yapıyor sonra da hiçbir şey olmamış gibi yatağa girip uykusuna devam etme numarası yapıyor. Sabahsa az uyku ama bütün yapay mutluluğuyla uyanıyor.


Neden?


Çünkü mutlu edilmesi gereken biri var, erkek değil ama kadın daima bakımlı olmalı, erkeğin yükü ağır surat asabilir, ama kadın surat asmamalıdır yoksa kapının önüne konulabilir ve bu kapıya konuluşta erkek haklıdır, sonuçta kadın üzerine düşen rolü yapmalıydı.


“ Kadın dediğin her daim bakımlı olacak, her daim alımlı olacak ve surat asmayacak”.


“ bunlar artık yok” diyebilir misiniz?

Aynı kadın her gün bacak kalınlığını ölçüyor ve bir milim bile artmış olsa soluğu acı dolu pilates stüdyosunda alıyor. Acı dolu diyorum çünkü 1958’teki pilates bana çok korkunç göründü. Sanırım şanslı bir dönemdeyiz o zaman pilates sanki bir ıstırap gibi yapılıyormuş. Mrs. Maisel aldatıldığında neden aldatıldığını düşündüğünde aklına son dönemde bacak kalınlığında 2 cm artış olduğu geliyor?


“bunlar artık yok” diyebilir misiniz ?


Boşanma söz konusu olduğunda Mrs. Maisel aldatılmış olmasına rağmen kendi ailesi de dahil boşanmamasını kocasını geri kazanması için herşeyi yapması gerektiğini söylüyorlar. Pilates grubundaki kadınlar acımasızca sen o baldırla bunu hakkettin imasında bulunup mutlu oluyorlar.


“bunlar artık yok” diyebilir misiniz ?


Mrs. Maisel asıl stand up yeteneğinin kendisinde olduğunu anlayıp, sahneye çıkmak istediğinde sizce ne oluyor ? Bir kadın nasıl stand up’çı olabilir ki ? Tabiki önce her yerden dışlanıyor, karşı cins bu işi yapan kişiler tarafından olmadık durumların içinde bırakılıyor.


Burada yıl 1958, peki ya şimdi ? içiniz rahat bir şekilde yıl 2019 artık cinsiyet ayrımı mı kaldı diyebiliyor musunuz?


Özetleyecek olursam bu ve benzeri aslında pek çok nokta da “çokta ileri gidememişiz” gerçekliğiyle karşılaştıracak bu dizi sizi ama en sonunda “ yaşasın kendi ismini yüksek sesle söyleyebilen cesur kadınlar” diyeceksiniz.


Son olarak yazının başında felsefeden bu kadar çok bahsetmişken, ayrım yapmadan aslında bütün hocalarıma teşekkür etmem lazım. Çünkü asıl onlar birey olmamı sağlayanlardır. Yaşarken kolay olmamış olabilir ama bugün sorgulayabiliyorsam, kendime ait düşünce ve sorgulamalarım varsa, önüme konan herşeyi salt gerçeklik olarak kabul etmeyip elbet başka bir açısı da vardır diyebiliyorsam onlar sayesindedir.


O zaman Nietzsche’nin bir sözüyle bitirelim.

“ Felsefe, bugüne dek anladığım, yaşadığım anlamıyla, yüksek bir dağda, buzun içinde gönüllü yaşamaktır.”


Saygılarımla,

D. Çağla Karahasan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir