Bir Önerim Varİnsan KaynaklarıKonuşulmayan Kalmasın

THE INTERN

    THE INTERN

Bugün sizinle ” The Intern” filmini konu alan bir yazı paylaşmak istedim . Aslında bu benim  filmi ilk izleyişim ve  üzerine yazdığım ilk yazı değil. Filmi ilk izlediğimde yüksek lisans yapıyordum ve hocalarımızdan biri bu filmi derste incelemek üzere ödev olarak vermişti daha sonra da yazılı sınavda kuşaklar açısından filmi ele aldığımız uzunca bir değerlendirme yapmıştık. Bunu özellikle belirttim çünkü aslında bu yazıyı şu anda yazıyor olma sebebim kendi içimde yaşadığım bir “farkındalık”. Neyin farkındalığı diye soracak olursanız bundan 3 yıl önce filmi izlediğim de filmin içindeki iş hayatı ile ilgili olaylar / durumlar hakkındaki fikirlerim ve karşısında şimdiki fikirlerim arasındaki belirgin “farklılıkların farkındalığı” . Filmin detayına girmeden önce yaşadığım duygunun daha anlaşılır olması için aşağıdaki iç sesimin yansımasını sizinle paylaşmak istiyorum.

2015’te filmi izlerken düşündüğüm : Açık ofis hakkında ( Allahım ne kadar güzel keşke böyle bir yerde çalışma fırsatım olsa, ofiste bisiklet bile sürmek mi ? tam bir hayal… )

2018 ‘de filmi izlerken düşündüğüm : Açık ofis hakkında ( Allahım daha izlerken kafam şişti , her yerde kuru kalabalık şöyle yanlız kalıp dikkatlice iş yapabileceğim bir yer yok mu ? ben sürmüyorsam o bisikletle dikkatimi dağıtan sonrasında saklansın 🙂 )

Konu biraz netleştiyse o zaman size biraz filmden bahsedeyim ; Filmin iki ana karakteri bulunmakta biri “ Jules Ostin ” diğeri ise  “Ben Whittaker“.

Jules Ostin ; kendi deyimiyle ” you go girl ” sen yaparsın kızım mottolarıyla yetişmiş , hobisini bu özgüven ve çalışkanlığı ile işe dönüştürüp kendi e-ticaret (giyim) firmasını kurmuş, kısa sürede hızlıca büyüyerek tek ihtiyacı iyi bir Ceo olan işkolik kızımızdır. Aslında kendisi benim ve benim gibi bence başarılı olmak isteyen pek çok kadının olmak istediği noktayı temsil etmektedir.

Bu zamana kadar YOU GO GIRL dönemi kızı olmakla ilgili bir düşüncem yoktu ama sanırım haklılık payı var gibi . Her ne kadar belki amerikan vari tarzda baskın olmasa da sanırım bizler cinsiyetimize rağmen herşeyi başarabileceğine inanan kızlar olarak büyüdük.

Filmin diğer karakateri Ben Whittaker  ise ; 40 yıl boyunca aynı iş yerinde aynı işi yaparak hayatını geçirmiş , emeklilik ve karısının vefatı ile yıllardır sürdürdüğü alışkanlıklarının boşluklarını doldurmaya çalışan bir adamdır. Film de bu karakteri sevmemek elde değil , sanırım bunun en büyük sebebi daima ihtiyaç duyduğunuz bilgiyi ve desteği size hem bilgece hem şevkatlice verebilen bir karakter olması.

Film de Ben eşinin ve işinin yokluğundaki boşluğu yoga ve benzeri hobilerle doldurmaya çalışıyor ama yıllarca yapmayı en iyi bildiği şey olan çalışmaya ve iletişim kurmaya dair eksikliğini bu akitivitelerle kapatamıyor. Kendinizi bir an Ben‘in yerine koyun , yıllar boyu aynı iş, aynı düzen , aynı insanlar , aynı arkadaşlar… ve hepsi bir anda olmasa da yavaş yavaş hayatınızdan çıkıyor …

Hadi Ben yoga yapmayı deneyebiliyor ya biz ne olacağız 🙂 ? Biz şimdiden günlük iş stresinden kurtulmak için yoga ve nefes terapisi gibi alternatifleri tükettiğimiz için o yaş döneminde hangi tapınaklara kapanır da  sessizlik yeminleri ederiz kim  bilir 🙂

Böyle bir boşlukta iken Ben ” Yaşlı Stajer” ilanını görür ve başvurmaya karar verir. Üstelik başvuru video olarak çekilecek ve youtube benzeri kanallara yüklenerek firmaya yönlendirilecektir.

Şimdi bu nokta da bir duralım çünkü bence  Ben karakteri burada iki noktada saygı duruşunu hak ediyor ;

1- Daha önce belki de hayatında hiç mülakata bile girmemişken bunu bir de yine belki de hiç bilmediği yöntemleri ve mecraları kullanarak yapma cesareti gösterdiği için

2- Stajer kelimesinin anlamına ya da pozisyon içeriğine takılmadan sırf çalışma arzusu ile stajer olarak çalışmak konusunda en ufak bir gocunma göstermediği için . ( Bazılarınızın ne var bunda zaten dediğini duyar gibiyim. Evet , biz insan kaynakları uzmanları için yaşlı stajer kavramı yeni bir olgu değil taşıdığı anlamı da biliyoruz . Ama gelin bir sosyal deney yapın ve o yaşta tanıdığınız pek çok kişiye yaşlı stajer olup olmayacağını sorun . Siz de benim aldığım gibi o neymiş öyle bu yaştan sonra bu tecrübeyle bir de stajer mi olacağız ? cevaplarını alabilirsiniz. Siz daha  dur bir dakika içeriğini anlatayım demeye çalışırken o çoktan kararını vermiştir ,  çünkü adı üstünde onun için ünvan önemli ne olduğu değil STAJER .

Ben’in mülakatından başlayarak filmin her noktasında kuşaklar arasındaki farklılıkları görmeniz mümkün ( bakınız : mülakatlar , Ben’in facebook hesabını tek başına açamaması )

70 yaşında bir adam , torunu olacak yaşta insanlarla mülakata giriyor. Mülakatlar tam dönemimiz mülakatları , 70 yaşındaki adama kendini 10 yıl sonra nerede görüyorsun diye sorulabiliyor. Mülakat ortamı rahat , sohbet havasında hatta mülakatı yapan kişi elinde Starbucks kahvesiyle gelmiş. Bende mülakatların rahat ve  samimi geçmesi taraftarıyım  , karşındakinin renkten renkte sokan hatta senden korkutur hale getiren stres mülakatı benzeri uygulamaları sevmedim , sevemiyorum . İşe alımlarda yenilikçi teknikleri kullanmak çok güzel ama bence karşıdakinin insan olduğunu da unutmayacağımız teknikler tercih edilmeli . Rahatlık konusunda ise açıkcası kuşağımın zıddıyım  rahatlığında bir dozu olmalı diye düşünüyorum ama kabul edelim bazen sırf reklamı güzel yapılıyor diye rahatlığında sınırlarını kaçırıyoruz . Neden ? Çünkü birilerinin bize X firması bu şekilde işe alıyor demesi lazım dönem malum  reklam dönemi !

Filmde Ben işe alındıktan sonra Jules karakterinde bugünün 25-35 yaş arası insanlarının çalışma profillerini daha çok görüyoruz. Kurumsal hayata geçmemiş kendi hobisini anlık bir atılımla ciddi bir işe dönüştürmüş tam bir iş kadını. Günümüzde bu yaş grubunda iki kategoride çalışanlar baskın olarak ayrılıyor ;

1- En bilinen ,  en modern ve çalışanına en değer veren kurumsal firmalarda güvenli şekilde çalışmak isteyenler ( açık ofisi , happy hour’ları , masörü ve iç yapı olarak google’a en yaklaşmış firmada çalışmak isteyenler bu grupta )

2- Jules gibi kendi işi yapıp, en baştan belki de hiç beklenmeyen bir meslek grubu yaratıp , yaptığı işin farklılığıyla bireyselliğini ortaya koymaya çalışanlar

Jules karakterinde anlatılabilecek o kadar çok şey var ki ; bir kere Jules hızlı yaşamaya daha doğrusu hep çalışarak hızlı yaşamaya alışmış hepimiz gibi. Sanki biz durursak dünya duracak 1 gün çalışmaz isek bizden başka kimse o işi yapamayacak duygusu… Jules’u kim suçlayabilir ki , bu yaş grubu ve arkadan gelen yeni dönem biz hızın içine düştük , ilerleyebiliyorsan ilerle yoksa birileri seni geçer korkusuyla çok çalışıp sağlıksız çalışmayı en doğru yol sandık . Bizden sonrası çok daha şanssız , biz de en azından yüksek lisans falan yapmış olursan bir tık önde oluyordun. Şimdilerin hepsi ” Coach” olarak doğmak zorunda kalacaklar yoksa yetişemeyecekler ( Sanırım dünyanın hızını biraz fazla eleştirdim ama tanıdığım herkes daha 30’lu yaşlarını görmeden YORGUN )

Hiç boşa vakti olmayan Jules , firmadaki her işi de kendi yapmaya çalışmakta uzman olmuş . Öyle ki firma deposuna girip giden kargoyu bile kendi elleriyle düzenleyip çalışanlara yine kendi anlatıyor. Bu yaş döneminin delegasyon sıkıntısı ve sebebinin diğer kuşaklardan farkı da işte burada ortaya çıkıyor . Ben yapmalıyım ! en iyi ben yaparım ! kendim yapmayınca en iyisi olmayacağı için hep ben herşey için her yerde ben olmalıyım ! farkındayım  ben kelimesini çok kullandım çünkü anlatmak istediğim tam olarak bu . Mükemmelliyeçilik ve Ben’cilik arası bir davranış örüntüsü sebebiyle yaşanıyor bu delegasyon sıkıntısı . Tam olarak mükemmelliyetçilik diyemeyiz,  çünkü bu kişiler çok çalışsalar da yüzde yüz dikkatle iş yapmazlar ve ben’leri de bencillik düzeyinde olmadan ön plandadır. Onların bencilliği aslında kendilerine yaşattıkları bu yorgunluğun bencilliği. İnsan nasıl da en çok kendine karşı bu kadar acımasız olabiliyor.

Jules’da böyle bir karakter o yüzden Ceo’ya ihtiyacı olduğunu duyduğunda çok üzülüyor ve kesinlikle istemiyor. Kendince makul sebepler bularak Ceo’ları eliyor.Söylediği bir cümle bence Jules ve benzer kişilerin iş hayatına bakışını çok güzel özetliyor ;

Evet , haklısın belki de bu fikir kötü bir fikir değildir . SONUÇTA HERKESİN BİR PATRONU VAR DEĞİL Mİ ? – yönetilmekten hiç hoşlanmayan kuşağa giriş yaptınız tebrikler sol kapıdan kendinize uygun yönetim tarzını seçip yönetmeye başlayabilirsiniz 🙂

Film de ilgici çekici bir nokta da benin “EŞİ “.  Kendisi bir ” ev babası”  yani eşi çalışıp kendisi evde çocuklara bakıp , okul aile birlikleri toplantılarına gitmek temel işi olan bir Bey. Kabul edeyim beni tanıyanlar bu fikri çok pozitif bulacağımı düşünüyorlardır. Aslında yanılmış sayılmazlar bundan bir 10 yıl önceye kadar ideal hayatım bu olabilirdi. Ama bu yıllarda üzgünüm hiç sanmıyorum ben çalışayım bey evde otursun.  Hassas bir konu olduğu için bu alanda çok yorum yapmak istemiyorum ama şu noktaya değinmek istiyorum , Jules’un çalışan bir anne olarak diğer anneler tarafından kocası çocuk bakıyor kendisi çalışıyor dedikodularına ve hatta yüz yüze iğnelemelerine maruz kalması nedir ? Kuşak değişiminin zihniyet değişiminden kolay olduğunun göstergesidir.

Bahsetmek isteğim ve filmde bence en anlamlı noktalarda biri Ben ve Jules’un ilişkisinde ortaya çıkıyor. Jules kendi içinde kurduğu düzene o kadar alışkın ki kimsenin onu bozmasına izin vermiyor. Bu izin vermeyiş yarı bilinçli yarı bilinçsiz yapılan bir tavır . Aslında Ben’in Jules’un düzenini bozmak gibi bir niyeti yok ama kuşağı dolayısıyla  Ben , Jules’un en alışkın olmadığı , en zıt ve belki de en eleştirdiği davranışlara sahip. Bu yüzden ben’in Varlığı istemsiz olarak Jules’un savunma mekanizmalarını devreye sokuyor ve Jules onu kendisinden olabildiğince uzaklaştırmak istiyor.

Şöyle düşünün ;

– Hızlı hareket etmezse hiç birşeye zamanında  yetişemeyeceği düşünen birine,  biri DUR ve DİNLEN diyor,

– Her işi kendi yapmak isteyen , öyle ki bu yüzden Ceo bile istemeyen birine , birazcık görev paylaşıp yükünü azalt diyor,

– Herşeyi en yenilikçi ve özgür yollardan yapmak isteyen birine , geçmişten de bazı şeyler hala işe yarayabilir ve biraz kuraldan zarar gelmez diyor

– En önemlisi koşturmaktan ve başarmaktan başka birşey düşünmeyen birine DUR ve biraz ne HİSSETİĞİNE ÖNEM ver , onları  bastırma paylaş diyor,

Kısacası ” Bazen en sağlıklı ilerleyiş konfor alanlarımızın duvarlarını yıkarak sağlanır ” diyor.

Ve ben işte buna sonuna kadar katılıyorum. X kuşağı veya Y kuşağı adına ne derseniz diyin hepimiz kendi yarattığımız konfor alanlarımızın dışına çıkmaya oradaki duvarları yıkmaya korkuyoruz. Oysaki o duvarları yıkma cesareti gösterdiğimiz de belki en güvenli alanlarımızı yaratıp kendimizin bambaşka boyutlarına şahit oluyoruz.

       Cesur olun ve yıkın o duvarları size hiçbir faydaları yok gelişiminize engel olmaktan başka !!!!!

Rasyonelliğin en önemli özellik gibi görüldüğü bu çağda duygularımızın bizi düşük zeka sahibi biri olarak gösterdiğini düşünmemiz en büyük yanılgımız. Bu yüzden de kendimizi zeki göstermeye çalışmamız da çağımızın insanını yoran bir diğer unsur olarak karşımıza çıkıyor. Bu sırada üzgün müyüz ? kızgın mıyız ? mutlu muyuz ? Bazen hep hayat hızından hem de bu yanılsamadan bilemiyoruz.

Lafı çok uzatmadan ” özenilen ofis hayatını , facebook’a tek başına kayıt olamayan yaşlı stajeri,  zil ile herkesin sizi alkışladığı toplu başarı kutlamalarını, herkesin yapmaktan kaçtığı bir işi neden kimsenin yapmadığını ve daha pek çok dönemsel farklılığı görmek istiyorsanız filmi izlemenizi tavsiye ederim . Benim bu alanların pek çoğuna açık ofis örneğinde olduğu gibi bakış açım değişti. Etkenleri çok fazla ama temel de yine herşey tecrübeye çıkıyor ne derler , denemeden bilemezsin . O ofiste hiç çalışmadıysan gerçekten orada çalışıp çalışmak istemeyeceğinizi asla bilemezsiniz o yüzden vaktiniz varken ; ! DENEYİN ,ÖĞRENİN BİLİNÇLİ OLARAK TERCİH EDİN !

Filmin Afişinde de dediği gibi yıl kaç olursa olsun ,

                                              Experience Never Gets Old 😉

                  D. Çağla Karahasan

THE INTERN” üzerine 2 yorum

  1. “It’s not about fashion, it’s about style” derler hiç eskimeyen, devamlılığını ve değerini koruyan markalar, ürünler, isimler..vs için.
    Önemli olan iş ortamında, özel hayatta, hobilerinizde moda/trend olan şekilde hareket etmek değil, belli bir tarzda hareket etmektir, ve bu tarz ya da hareket ediş biçimi tecrübelerle size göre şekillenen size özel bir olgudur diye düşünüyorum.

  2. Merhabalar;
    İlk afişini postunuzda gördüğümde yüzümde bir tebessüm belirdi.
    Bende filmi ilk izlediğimde kendimi Jules Ostin in içerisinde buldum.
    Sonra Ben Whittaker’in işe ilk başlarken evrak çantası ile gelmesi beni çok duygulandırdı.
    Neler değişimiş aslında yakın geçmişte iş hayatında?
    En güzel de bu karşılaştırmayı yapabiliyorsunuz.
    Aslında günümüzde bu kadar yerleşik olarak kullandığımız her aracın şundan 20 yıl önce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir